Bu ülkede artık herkesin ortak bir mesleği var.
Kaygı taşımak.
Sabah erkenden işe gitmek için evden çıkan çalışanın da, pazara çıkmadan önce maaşını defalarca hesaplayan emeklinin de, üniversiteyi bitirdiğinde nasıl bir hayatın kendisini beklediğini düşünen öğrencinin de ortak yükü bu. Hayatlar farklı, yaşlar farklı, meslekler farklı… Ama geceleri zihni meşgul eden soru aynı:
“Yarın ne olacak?”
Eskiden insanlar gelecek planları yapardı. Bugün ise geleceğin hesabını yapıyor. Kimisi ay sonunu nasıl getireceğini, kimisi çocuğunun eğitim masrafını, kimisi kirasını, kimisi sağlığını düşünüyor. Kaygı artık belirli bir kesimin değil, toplumun ortak duygusu hâline gelmiş durumda.
Bunu anlamak için uzun araştırmalara ya da kalın raporlara ihtiyaç yok. Bir markete gidin. Kasaya yaklaşırken insanların yüzüne bakın. Sepete koyduğu ürünü fiyatını görünce sessizce yerine bırakanları izleyin. Etiketi ikinci, üçüncü kez kontrol eden gözlere dikkat edin. Orada yalnızca alışveriş yapılmıyor; bir evin bütçesi, bir ailenin öncelikleri, bir ayın hesabı yapılıyor.
Sabahın erken saatlerinde bir servis durağında bekleyin. Daha gün başlamadan yorgun görünen insanlar göreceksiniz. Çoğu sadece işine yetişmeye çalışmıyor. Kredisini ödeyebilmenin, evinin geçimini sağlayabilmenin, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayabilmenin telaşını taşıyor. Çünkü bugün birçok çalışanın kaygısı yalnızca çalışmak değil; çalışmasına rağmen geçinebilmek.
Bir semt pazarına uğrayın. Emeklinin elindeki pazar arabasına bakın. Yıllarca çalışıp emek verdiği hayatın sonunda, şimdi en çok yaptığı şey fiyat karşılaştırmak. Bir tezgâhta duruyor, diğerine geçiyor, sonra sessizce yoluna devam ediyor. Canının çektiğini değil, bütçesinin izin verdiğini alıyor. En ağır yük bazen poşetlerde değil, insanın içine attığı “Bu ay da idare ederiz.” cümlesinde saklı oluyor.
Bir üniversite kampüsünde gençleri dinleyin. Konu sadece sınavlar değil. Diplomanın bir işe dönüşüp dönüşmeyeceğini, emeklerinin karşılığını alıp alamayacaklarını, kendi hayatlarını kurabilecekleri günü konuşuyorlar. Gençlerin en büyük kaygısı derslerini geçmek değil; geleceklerini kurabilmek.
Belki de bu yüzden son yıllarda birbirimize karşı daha tahammülsüz olduk. Trafikte daha çabuk öfkeleniyor, sosyal medyada daha sert konuşuyor, en küçük anlaşmazlıkta birbirimizi kırabiliyoruz. Çünkü sürekli kaygıyla yaşayan insanın ilk kaybettiği şey huzurudur. Huzur eksildikçe sabır azalıyor, sabır azaldıkça hayat daha da ağırlaşıyor.
Asıl tehlike ise kaygının normalleşmesi. Bir gencin umutsuzluğu, bir çalışanın işini kaybetme korkusu, bir emeklinin ay sonunu hesap ederek yaşaması artık kimseyi şaşırtmıyor. Oysa bir toplumun alıştığı her sorun, zamanla çözülmesi gereken bir mesele olmaktan çıkıp kader gibi görülmeye başlıyor.
Hiçbir toplum sürekli kaygıyla güçlenemez. Güçlü toplumlar yalnızca yollar, köprüler ya da yüksek binalar inşa eden toplumlar değildir. Güçlü toplumlar; çocuklarının hayal kurabildiği, gençlerinin emeklerinin karşılığını alacağına inandığı, çalışanlarının yarından korkmadığı, emeklilerinin yıllarca verdikleri emeği huzur içinde yaşayabildiği toplumlardır.
Belki de bugün birbirimize sormamız gereken soru şudur: Son olarak ne zaman gerçekten rahat bir nefes aldık?
Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği, kasasındaki rakamlarla değil; vatandaşının yarına duyduğu güvenle ölçülür. Kaygının ortak duygu olduğu bir toplum ayakta kalabilir. Ama umudun ortak duygu olduğu bir toplum geleceği inşa eder.