Bir Şeyler Yanlış Ama Kimse Adını Koymuyor

Abone Ol

Son yıllarda yaşananlara verilen tepkiler dikkat çekici biçimde benziyor. Kısa süreli bir şaşkınlık, ardından gelen birkaç cümlelik yorum ve sonra sessizlik. Olan bitenden çok, bu ortak tavır düşündürücü. Çünkü artık mesele tek tek olaylar değil; olaylara nasıl alıştığımız.

Gündeme gelen başlıklar farklı alanlardan geliyor olabilir. Çocuklar, yetişkinler, aileler, bireysel trajediler, toplumsal kırılmalar… Ancak hepsinde ortak bir zemin var: “Önlenebilirdi” denilen durumların tekrar etmesi. Bu tekrar, rastlantı olmaktan çıkıp bir döngüye işaret ediyor.

Bu noktada asıl mesele suçlu aramak değil, yaşananların neden bu kadar hızlı normalleştiği. Sürekli benzer içeriklere maruz kalan zihin, kendini korumaya alır. Hissetmemeyi, şaşırmamayı, hızlıca geçmeyi öğrenir. Bu bir duyarsızlık değil; psikolojik bir savunma biçimi. Ancak savunma kalıcı hâle geldiğinde, toplumsal refleksler zayıflar.

Çocuklar bu tablonun en kırılgan tarafında yer alır, ama yalnız değiller. Yetişkinler de aynı döngünün içinde. Günlük hayatta fark edilen riskler, duyulan rahatsızlıklar, görülen aksaklıklar… Çoğu zaman “bana düşmez”, “karışmayayım”, “bir şey değişmez” düşüncesiyle geçiştiriliyor. Böylece sorumluluk, sessizce başkasına devrediliyor.

Kurumlar, kurallar ve mekanizmalar konuşuluyor. Ancak bu yapıların insanla kurduğu temas zayıfladığında, güven duygusu da aşınıyor. Bildirim yolları varken başvurulmuyorsa, yardım kanalları bilinirken kullanılmıyorsa, burada sadece yapısal değil, toplumsal bir kopuş da ortaya çıkıyor.

Medya çoğu zaman sonuçları anlatıyor. Oysa asıl dikkat edilmesi gereken, o noktaya gelene kadar yaşananlar. Hangi sinyaller görülmedi, hangi uyarılar ciddiye alınmadı, hangi eşikte durulmadı? Bu sorular sorulmadıkça, anlatılan her hikâye eksik kalıyor.

Mesele sadece çocuklar değil.Sadece mağduriyetler de değil.Mesele, insanın insana temasının zayıfladığı, sorumluluğun giderek dağıldığı bir yerde, alışmanın normalleşmesi.

Ve belki de asıl soru şu:
Bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyoruz ama neden adını koymaktan bu kadar kaçınıyoruz?